Mutlu Köyün Kayıp Renkleri

Mart 31, 2025

Bir zamanlar, vadilerin içine saklanmış, sabahları kuş seslerinin, geceleri ise yıldızların hüküm sürdüğü bir köy vardı: Mutlu Köy. Adı gibi neşeliydi insanı, suyu berrak, renkleri cıvıltılıydı. Fakat bir sabah, güneş gökyüzüne doğduğunda ne doğa gülümsedi insanlara, ne de insanlar birbirine.

Bir şey değişmişti.

Başta kimse anlamadı. Gül bahçeleri solmamıştı ama artık kırmızıları görünmüyordu. Elmaların yeşili, lavantaların moru, gökyüzünün mavisi… Hepsi tek bir renge, griye teslim olmuş gibiydi. Önce gözlerden şüphelendiler. Sonra kalplerden.

Ama asıl değişim, insanların birbirine bakışında saklıydı. Renklerle birlikte sabır da yitmişti. En ufak söz, kavgaya dönüyor; en küçük yanlış, günlerce süren sessizliklerle cezalandırılıyordu. Sanki biriken bir şey vardı içlerinde — adı konmamış, ama herkesin tanıdığı bir şey: öfke.

Doktorlar bile şaşkındı. Renkleri kaybetmenin mi öfkeye yol açtığını, yoksa öfkenin mi renkleri susturduğunu çözememişlerdi. Ama köyde artık kesin olan tek şey vardı: Ne gözler ne kalpler, birbirini olduğu gibi görebiliyordu.

Yıllar geçti. Renklerin yitimini kabul etmeyen tek şey köylülerin içindeki öfkeydi. Her sabah aynı homurtu, her akşam aynı sitem… Ne doğa kaldı doğa gibi, ne insan insan gibi.

Bir gün fısıltılar başladı köyün dar sokaklarında. Ot Dağı’nın sisle örtülü zirvesinde yaşayan, kimsenin yüzünü görmediği Bilge Tuz’un bu “öfke salgını”na bir çare bulduğunu söylediler ancak herkesin ağzında aynı bilmece vardı: “Tuzu bulmak için renkleri görmek gerek ama renkleri göremeyen köylüler, bilgeliğe giden yolu nasıl bulacaktı?”

Yine de umut öfkeden ağır basınca, cesur birkaç kişi yola koyuldu. Hepsi sırtlarında geçmişlerinin ağırlığıyla, gözlerinde gri pusla ilerlediler. Ama Ot Dağı’na yaklaşan her biri, yol ayrımında yönünü kaybetti. Renk olmayınca patika da kayboluyor, öfke pusulasız bir fırtına gibi savuruyordu onları geri.

İşte o zaman köyün sessiz eczacısı Rufus devreye girdi. Yalnız yaşayan, gözlük camlarının ardına sakladığı gözleri hep düşünen bir adamdı. Dedi ki: “Eğer göz göremezse, belki burun yol gösterir.” Aylarca uğraştı. Şifalı otlar, yosunlar, reçineler… En sonunda bir iksir geliştirdi. Bu iksir, kısa bir süreliğine de olsa koku alma duyusunu olağanüstü bir seviyeye çıkarıyordu.

İksiri burunlarına damlatan köylüler, yeniden Ot Dağı’na yürüdü. Yol ayrımına geldiklerinde, havada süzülen kokuları takip etmeye başladılar. Nane, kekik, ıtır, yosun… Ve birden bir gariplik hissettiler. Ot Dağı’ndan gelen kokular sönük kalıyordu. Asıl güçlü ve zengin koku, arkalarında, yani köyden geliyordu.

Şaşkınlıkla geriye döndüler. Köyün sınırına yaklaştıklarında bir mucizeye tanık oldular: İlk defa, çiçeklerin renkleri belirmeye başlamıştı. Bulutlar daha beyaz, güneş daha sarıydı. Gözleri hâlâ griye ayarlıydı ama bir şey değişmişti. Sanki içlerinden biri susmuş, diğeri konuşmaya başlamıştı.

Rufus’a koştular. Eczacı günlerce odasına kapandı. Sonunda, iksir şişesinin etiketine şu cümleyi ekledi:

“Renkler gözde değil, fark ediştedir. Öfke yönümüzü değil, yüreğimizdeki haritayı karartır. Belki de aradığın şey, gittiğin yolda değil, geri döndüğünde bulduğundur.”

Köylüler zamanla şunu fark etti: Öfke, bazen gözlerimizi değil, yollarımızı karartır. Onu yenmek için illa onunla dövüşmek gerekmez. Bazen başka bir alana odaklanmak, bir çiçeği koklamak, bir dostu dinlemek ya da sadece gökyüzünü izlemek…

Öfkenin panzehiri öfkeyi yenmek, huzuru aramak değil, yön değiştirebilmektir.

Ve böylece Mutlu Köy, adını yeniden hatırladı. Ama bu kez yalnızca neşeyle değil; yaşanmışlıkların derinliği, dönüşen duyguların bilgeliği ve bilinçle seçilen bir sakinlikle.

Yazan: Onur Güzel

Resimleyen: OpenAI

Diğer Yazılarımız